Kördüğüm

Ahmet yirmi yedi yaşında hayvancılıkla uğraşan bir gençtir. Bir cuma günü Ahmet hayvanlarının çoğunun hasta olduğunu fark eder. Hayvancılıkla o kadar zamandır uğraşmasına rağmen hayvanlarının hastalığını anlayamaz. Hemen bir veteriner hekim çağırır. Veteriner hayvanların hastalığının virüsten kaynaklandığını ve eğer hangi virüs olduğunu bulamazsa bütün hayvanlarını kaybetme olasılığının olduğunu söyler. Veteriner hayvanlardan örnekleri aldıktan sonra araştırmaya laboratuvarına gider. Ahmet’in hayvanları ölmeye başlamıştır. Bir günde tam elli büyükbaş hayvanını kaybetmiştir. Veteriner virüsü çözemediğini Ahmet’e söyler. Ahmet başka veteriner hekimler getirir ama ne çare hiçbiri hastalığın nedenini bulamaz. Ahmet’in her gün elliye yakın hayvanı ölmektedir. Son bir ay içinde Ahmet bütün mal varlığını kaybetmiştir. Bir tek başını soktuğu evi kalmıştır. Ahmet hayvanların ölümünden sonra kabuslar görmeye başlar ama hayvanların ölümünün psikolojik etkileri olarak düşünür ve önemsemez. Hayvanların ölümünden bir hafta sonra Ahmet’in gördüğü kabus şöyledir:

” Ahmet yapayalnız gecenin bir vakti bir mezarlıktadır. Korkuyla etrafı dolanırken bir mezar taşı gözüne çarpar. Mezar taşında Rıfat Küçük yazmaktadır. Ahmet bunu görünce şoka girer. Bu babasının ismidir. Ahmet’in babası sağdır ve hiçbir sağlık problemi yoktur. Ahmet korkuyla mezar taşına bakarken bir anda omzunda soğuk bir el hisseder. Korkuyla arkasını döndüğünde karşısında kefen içinde babasını görür. Ahmet hemen mezar taşına bakar kendisinin ismi yazmaktadır. Ahmet hemen arkasını döner babası biraz uzaklaşmıştır. Babasına seslenir. Babası ona anneni öldür. Annen ölmezse sen yaşayamazsın. Öldür annenini diye bağırmaktadır.”Ahmet kan ter içinde uyanır. Kulağına sabah ezanı sesi gelir. Abdestini alıp doğru camiye gider. Namazını kıldıktan sonra babasını merak eder ve babasının evine doğru yürür. Babasının evinin önünde aşırı bir kalabalık vardır. Ahmet bu kalabalığa anlam veremez. Bir anda rüyası aklına gelir ve hemen içeriye koşar. Annesinin çığlıklarını bile duymaz. Ahmet o an içinde ki korkuyla etrafındakileri görmez ve duymaz olur. Oturma odasına gidiğinde yerde birinin yattığını ve üstünde beyaz bir bez ile bıçak olduğunu görür. Ahmet olduğu yerde donar kalır bir süre hareket edemez. Kendine geldiğinde hemen ölünün yanına gider ve bezi kaldırır. Ahmet gördüğü şeyin karşısında şok geçirir. Karşısındaki çenesi bağlı halde yatan babasıdır .

Devam edecek

Reklamlar

Bağırın!

İstismar yada tecavüz hiç fark etmez adı her neyse yapılan bu davranışın ne kadar iğrenç olduğunu açıklamaya yetmiyor. Hiçbir zaman yetmeyecekte. Biz her seferinde yaptığı o iğrenç davranışı kapatmaya çalışanlarla karşılaşıyoruz.

Kimisi açık giyindi beni tahrik etti diyor. Kimisi sarhoştu ilk önce o bana saldırdı diyor. Farketmez hiçbir bahane yapılan bu kötülüğü haklı kılmaz. Açık giyinmiş, sana ne! Her kadın özgürdür ne giyerse giysin seni ilgilendirmez. Tahrik mi oluyorsun başını çevir, çıkma sokağa. O iğrenç duygularına engel olamıyorsan çıkma arkadaşım sokağa. Sarhoşmuş, gece yarısı sokakta geziniyormuş insanlık namına yardım etmeyeceksen gitme yanına. Geçme onun yürüdüğü caddeden. Sen nasıl senin namahremine el sürülürse çıldırırsın. O zaman sürmeyeceksin kimsenin namahremine el. Belki karın, çocuğun olmayabilir, annende mi yok? Öğretmediler mi sana harama el uzatmanın en büyük günah olduğunu?

Nasıl olsa sesini çıkartamaz diyorsun değil mi? Nede olsa o kadın namusuna leke değmesin diye susar diyorsun değil mi? Hayır efendim bundan sonra hiçbir çocuk hiçbir kadın susmayacak! Asıl susturmaya çalışanların sesi kesilecek. O utanmazlar yaptıkları iğrençliklerin cezasını ödeyecek. Hadi kadın beni tahrik etti diye binlerce yalan söylüyorlar. Peki dört yaşında ki çocuk o seni nasıl tahrik etti? Açık mı giyinmişti yada dur dur sarhoş olup ilk önce o mu sana saldırdı? Anne, baba diye attığı çığlıklar mı seni cezbetti? Söylesene hangisi, susma konuş utanmaz! Susma hangisi seni tahrik etti?

Hiçbir birey istismara uğramamalı! Uğrayan hiçbir bireyde susmamalı. Bağırın. Avazınız çıktığı kadar bağırın! Siz susarsanız, size yapan yarın başkasına yapar. Bunu yapanlar cezasız kalmamalı. Susmayın. Bağırın.

Susun!

                                        

Murat yirmi beş yaşında bir üniversite öğrencisidir. Son sınıf öğrencisi olan Murat’ın bölüm hocasının ona vermiş olduğu bitirme tezini sonlandırmak için arkadaşlarıyla cinlerin musallat olduğu düşünülen Çatalca köyünü araştırmayı seçmişlerdir. Murat köyde ki yaşadıklarını rapora şöyle anlatmaktadır: ”Sabah köye doğru yola çıktık ve minibüs şoförü bizi bilmediğimiz bir sebepten yarı yolda bıraktı. Köye yaklaşınca kameramı açtım. İlk gördüğümüz incir ağacının altında ki iki çocuk ve siyah çarşaflı üç kadındı. Daha sonra köyün muhtarını bulduk. Muhtar bizi harabe ve eski bir misafir evine götürdü.  Evin ürkütücü bir havası vardı. Akşam muhtar bizi eve yemeğe davet etti. Yemeğimizi yedikten sonra röportaja başladık. Muhtarın röportajı: “Yıl 1960-61 civarında ben o zaman küçük bir çocukken, köye o aile taşınana kadar gayet mutlu huzurlu bir köydü burası. Köylüler aileyi istemediler ve köyden attılar. Ailenin en yaşlısı olan kadın köyden giderken köy meydanında şöyle bağırıyordu: ‘ ben bu köye öyle bir ifrit musallat edeceğim ki soyunuz kuruyacak. Evleriniz gözleriniz önünde cayır cayır yanacakta bir damla su dökemeyeceksiniz.’ gibi şeyler söyledi. Ardından kısa zaman geçmeden köydeki çocuklar tek tek öldü.  Köydeki otuz beş çocuktan otuzu öldü. Ben o beş çocuktan birisiyim. Köydeki çeşmenin kurumasının ardından köyü bir ateş topu aldı. Bu olayların üzerine köylünün çoğu göç etti. Köye araştırmacılar geldiğinde köyde çarşaflı kadınlar ve çocuklar gördüklerini söylüyorlar ama ben hiç rastlamadım.” Bunun üzerine incir ağacının altındaki kadınları ve çocukları göstermek için kameramı açtım. Olamaz! Bu nasıl olur? Yoklar. Sadece incir ağacı var. Gördüklerimizi muhtara anlattık. Muhtar şaşırdı ve şöyle söyledi: ”O incir ağacının altında üç kadın ve iki çocuk kendini astı. Biz onları bulduğumuzda bembeyaz kefen gibi giyinmişlerdi.” Muhtarla röportajımız bittikten sonra eve gittik. Evin kapısını açtığımızda şoka uğradık. Evin duvarına birisi kanla ‘SUSUN’ yazmıştı. Hepimiz çok korktuk. Ben üst kata çıktım ve muhtarın röportajını izledim. Muhtarın röportajında oda da bizim seslerimiz hariç bir ses vardı. Bir kadının çığlığı gibi. Videoyu yavaş yavaş izliyordum ki aşağıdan bir çığlık koptu. Telaşla aşağıya koştum. Zeynep yatağında yoktu. Etrafıma bakındım. O sırada Zeynep’in yatağında bir kağıt gördüm. Kağıdı tedirginlikle elime aldım ve kağıt bir anda yere düştü. Kağıdı almak için eğildim ve gördüğüm o şeyle tüylerim diken diken oldu. İncir ağacının altında duran kadın, gözleri kan çanağı halinde bana bakıyordu. Ben korkudan ne yapacağımı bilemedim ve hemen ayağa fırladım. O sırada kağıt yine yatağın üzerinde duruyordu ve üstünde kanla ‘susun’ yazılmıştı. O sırada tuvaletin kapısı açıldı ve içeriye Zeynep girdi. Bana ne olduğunu sordu ve ona olanları anlattım. Tam kağıdı gösteriyordum ki olamaz kağıtta ki yazı yok. Zeynep onu korkutmaya çalıştığımı düşündü. Biz Zeynep’le tartışıyorduk ki yukarıdan Koray’ın sesi geldi. ‘Baba’ diye bağırıyordu. Zeynep’le yukarı koştuğumuzda Koray kendini camdan atmıştı. Hemen aşağıya koştuk ve artık Koray için her şey çok geçti. Emre’de bağırmalara uyanıp yanımıza gelmişti. Ona olanları anlattık. Emre Koray’ın cenazesiyle eve döndü. Biz Zeynep’le ödevi bitirmek için kaldık. Koray’ın ölümü bizi çok sarstı. Ertesi sabah ilk iş olarak o incir ağacının yanına gittim. Ağacın gövdesinde bir kovuk vardı. Hemen elimi sokup içinde ne olduğuna baktım. Bir kağıt kanla mühürlenmiş gibiydi. Mührü açtığımda ensemde bir nefes hissettim. Arkamı döndüğümde kimse yoktu. Kağıtta kanla ‘susun’ yazıyordu. O sırada muhtar koşarak yanıma geldi . Bana bağırdı: ”Sen ne yaptığını zannediyorsun! O mührü niye açtın. Olamaz onları serbest bıraktın. Çok yanlış yaptın çok.” Muhtar bana bağırdıktan sonra anlamadığım bir şekilde köye doğru koştu. Zeynep’in sesini duydum sanki bana sesleniyordu. Hemen eve koştum. Zeynep evde yoktu. Olamaz Zeynep, Koray’ın kendini attığı pencereden atlamış. Zeynep’in yanına koştum. Korkudan ellerim tutmuyordu. Zeynep ölmüştü. Artık bu köyden gitme zamanı gelmişti. Cenazeyi de alıp yola çıktım. Hayır olamaz tam üç saattir köyün etrafında dolanıp, geri köyün önüne çıkıyorum. Bu köyden çıkış yok. O sırada aklıma kamera geldi. Kamerayı ilk açtığımda karşıma ilk çıkan sahne Koray’ın atlayışıydı. Olamaz kamera açık kalmış ve Koray’ı atlamadan önce çekmiş. Koray ölmeden önce şöyle fısıldıyordu:” seni çok özledim baba.” Atlarken de ‘baba’ diye bağırıyordu. Ama olamaz Koray’ın babası sekiz yıl önce ölmüştü. Yok artık kamera Zeynep’i de çekmiş nasıl olur! Ben kameranın pillerini çıkarmıştım. Zeynep atlamadan önce benim sesim geliyor. Ben Zeynep’i çağırıyorum. Zeynep, Murat diye atlıyor camdan. Aman Allah’ım. Hemen Emre’yi aradım. Orada ki durumları sordum ve olanları anlattım.

Emre: Murat hemen o köyden çık. O köy yıllar önce terk edilmiş. O köyde kimse yaşamıyor. Yani muhtar falan yok.  Hepsi bizi oraya çekmek için bir tuzakmış. Emre’ye buradan çıkamadığımı söyledim. O da dilimden dua’yı ekşit etmememi söyledi. Köye tekrar girmeye karar verdim. Kameramı açtım ve köye doğru yürüdüm. Başka bir çıkış yolu bulmalıyım. Sanki birileri arkamdan beni takip ediyor. Evlerin duvarlarında ‘sus’ yazıyor. Ben dua okumaya devam ettikçe ‘sus’ yazıları çoğalıyor. Muhtar evde yok. Köyde kimse yok. En sonunda buldum muhtarı. Muhtar’la birlikte incir ağacının yanına gittik. Köydeki erkeklerin hepsi beyaz giymişlerdi. Korkudan ayaklarım titriyor, ellerim tutmuyor, kendimde değilim. Muhtar bana kefen giydirdi. Sonra dört adam Murat’ın kollarından ve bacaklarından tuttular ve boynuna ip astılar. Murat bağırmaya başladı. Yapmayın diye yalvarıyordu onlara. Muhtar’ın, Murat’a ölmeden önce söylediği son şey şu oldu:” sonunda sustular.”

Emre, Murat’tan haber alamayınca yanına iki kişi daha alarak köye geldi. Murat’ın kamerasını buldu ama Murat ve Zeynep’in cesetlerini bulamadı. Murat’ın ölüm kayıtlarının da içinde bulunduğu kayıtlar halen üniversite de saklanmaktadır.                                                                    

Kırmızı Gözler

Meryem otuz iki yaşında beş yıllık evli bir ev hanımı. Beş yıllık evlilik hayatı boyunca ne kadar tedavi de görse bir türlü çocuğu olmaz. Kocası Ali bu durumu pek önemsemiyor hatta Meryem’e evlatlık edinelim diyor ama Meryem pek oralı olmuyor Meryem’in gitmediği hastane görünmediği doktor kalmamıştır Bursa’da . Bir gün bir arkadaşa Cinci İhsan Hocayı tavsiye ediyor . Bu cinci bir nefeste kimin ne muradı varsa yerine getiriyormuş. Meryem bu durumu Ali’ye söylüyor Ali pek oralı olmuyor. Zaten inanmaz cine, büyüye Meryem çocuğu olmadığı için o kadar üzülüyor ki şansını denemek için bir Cuma sabahı hazırlanıp bu Cinci İhsanın evine gidiyor. Meryem içeri girince çok tedirgin oluyor çünkü duvarda inek kafası masanın üstünde bir cam kavanozda iğrenç bir çift hayvan gözü ve adamın önünde ağzına kan bulanmış ve ağzı açık halde bir makas. Meryem korkar ve gitmek ister ama buraya kadar gelmişken vazgeçemez. Meryem derdini anlatır Cinci onu oturduğu yerde sabit kalmasını söyler ve Meryem’in etrafına hayvan pislikleri döker Meryem çok korkar hatta titremeye başlar. Adam Meryem’in önüne temsili bir oyuncak bebek koyar. Ve o bebeğin üstüne bir kase leş gibi kokan bir kan döker adam bebeğin etrafında tuhaf tuhaf konuşmaya başlar en sonunda bebeği Meryem’e verir ve şöyle der :”Bu bebeği bir beşiğin içine koy ve sanki gerçekmiş gibi onunla ilgilen ha birde evde Kuran varsa at yada başkasına ver yoksa hiçbir işe yaramaz.” Meryem Cinci’den çıkar bebeği evde ki beşiğe koyar evde bulunan üç kuranı komşularına verir. Meryem sabah akşam   bu bebekle uğraşır. Geceleri kabuslar görmeye başlar yine bir gece şöyle kabus görür:” Meryem bebeğin sesine uyanır ve bebek odasına gider başından aşağıya kaynar sular dökülür. Meryem kendisinin arkası dönük bir şekilde bebekle ilgilendiğini görür dehşete düşer. Meryem karşısında ki yüz ona doğru dönünce korkudan yere düşer. O yüz öyle iğrençtir ki kıpkırmızı gözleri olan  yüzünde ki her damar adeta patlayacakmış gibi duruyor ve kucağında  kanlar içinde bir bebek vardır. Bebek adeta canlanmış ve ağlıyordur. Meryem hızla o odadan çıkar ve yatak odasına koşar ve nefes nefesedir. Hemen yatak odasına girer ve kapıyı kapatır. Birden bire arkasını döner. O anda gördükleri karşısın da çığlık atar. ali iple kendini asmıştır.” bir anda Ali’nin sarsmasıyla uyanır. Meryem uykudayken çığlıklar atmıştır. Ali’de onu uyandırmıştır. Meryem hemen beşiğin başına koşar ve her şey yolundadır. Meryem sakinleşir. Meryem o gün hamile olduğunu öğrenir. Hamileliği boyunca durmadan kabuslar görür ama önemsemez. en sonunda dokuz ay geçmiştir. Meryem bu süreci daha sakin geçirmek için köye taşınmıştır. o gece Meryem çığlıklar içinde uyanır. Meryem’in sancısı tutmuştur. Köyden hastaneye gitmek üç saat süreceği için doğumu köyde yaptırmaya karar verirler. Doğum için köyde ki Ebeyi çağırırlar. Meryem’in çığlıkları köyü inletir köyün hanımları doğuma yardımcı olmak için toplanırlar. Ebe Meryem’e ıkınmasını söyler. Meryem bağırır. Meryem’in acıları dayanılmaz boyutlara ulaşır. En sonunda bebek doğar. Meryem çoktan son nefesini vermiştir.  Bebeği gören köylüler şoka girer. Bebeğin gözleri kıpkırmızıdır. Yüzündeki damarlar patlayacak derece de belirgindir. Bebek çok iğrenç görünüyordur. Tüm köye bebeğin ifrit olduğu söylentisi yayılır. Köylüler evi basar Ali’nin elinden bebeği alarak köy meydanına getirirler. Ali onlara engel olmak ister ama hiçbir şey yapamaz. Bebeği köy meydanında ateşe verirler. Ateş çoğaldıkça bebek güler. Bebek güldükçe ateşin içinden bebeğe benzer yüzlerce çehre belirir. Adeta ateşten var olmuşlar. Ateş bütün köyü kaplar. Köyü cinler basmışlardır. Köylüler korkudan ne yapacaklarını bilemezler ve köyden kaçarlar. Ali’yi en son gördüklerinde kendini asmıştır. O köye bir daha kimse adımını atmaz. Köyde bir tek kişi yaşar. O da kıpkırmızı gözleri ve yüzünde belirgin damarları olan bir gençtir

Mağara

Mehmet avcılıkla uğraşan gariban bir köylüdür.Ava genellikle geceleri çıkar.Yine bir cuma gecesi hava kararınca ıssız dağlara av aramaya çıkar.Uzun bir süre av bulamaz.Köyden gittikçe uzaklaşır.Mehmet tam av aramadan vazgeçip eve dönecekken davul zurna sesleri gelir kulağına Mehmet önce şaşırır gecenin bu vaktinde düğün olmayacağını düşünür.Ama karnı acıkmıştır ve köy çok uzakta kalmıştır.Bunun üzerine merakını da yenemeyip davul zurna sesinin geldiği yöne gider.Davul zurna sesleri bir mağaranın içinden geliyordur.Mehmet birden mağaranın içinde karartılar olduğunu görür ve dahada meraklanarak yaklaşır.Tam o sırada davul zurna sesleri yükselir.Mehmet gittikçe daha çok meraklanır ve mağaranın önüne kadar gelir.Silahını tetikte tutarak içeriye seslenir fakat içeriden hiç ses gelmez tekrar seslenir yine ses gelmez fakat Mehmet emindir insan gölgeleri gördüğüne Mehmet tam vazgeçip dönecekken içeriden bir çığlık duyar.Mehmet dayanamaz mermiyi silahın ağzına sürerek mağaraya dalar.Mehmet gittikçe korkmaya başlar, titrer ama düşmanının ne olduğunu bilmediği için daha çok korkar içindeki korku gittikçe artar, nabzı yükselir, mağaranın ilk oda kısmına gelir nefesini tutar ve ışıkla içeriyi aydınlatır içeride bir şey yoktur. Mehmet o bölmeden çıkar diğer bölmeye girer.Mehmet son bölmeye bakar ve orada da bir şey yoktur. Mehmet’in içi rahatlar korkusu azalır.Tam o bölmeden çıkacakken burnunun üstüne bir şey damlar. Mehmet kafasını kaldırıp baktığında korkudan yere yığılır. Mehmet’in kafasının üstünde pörtlek gözleri olan koskocaman ağzı ve yırtıcı dişleri olan bir yaratık durmaktadır Mehmet ne yapacağını şaşırarak silahını sıkmaya çalışır hay aksi silah tutukluk yapar Mehmet ömründe korkmadığı kadar korkmaya başlar.Yaratık ağzını açarak Mehmet’e yaklaşır tam o sırada gürültü kopar.Mehmet irkilir arkadan adamlar gelir canavarı sakinleştirirler Mehmet minnettarlığını belirtirken adamlarla dışarıya çıkar tam o sırada gözleri adamların ayaklarına takılır.Adamların ayakları TERS’tir.Mehmet bunu fark eder etmesine ama Mehmet için artık her şey çok geçtir…

Korku

Korku hissi diğer hisler gibi değil,mesela bir yere dokunursun bu da bir histir. Korku aşık olmak gibidir hem çekinirsin hem devam edersin.Korkmak çoğu kişiye göre kötü bir histir. Ben bunun tam aksini savunuyorum o yüzden açtım bu siteyi.Korkmak kötü bir şey değil! Korkmak içindeki bütün duyguları bir anda meydana getirdiği için insanlar onun kötü olduğunu savunur.Aslında çoğu kötü insan içindeki korku hissinden dolayı bir çok kötü şeyi yapmaktan vazgeçerler.Aslında bu da bizim için iyi bir şey. Bu sitede kendi tasarladığım yada alıntı hikayeler paylaşacağım amacım sizi korkutmak değil, amacım içinizdeki bütün duyguları harekete geçirmek.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla